Esra Arda

KLİNİK PSİKOLOG

  • Ana Sayfa
  • Hakkımda
  • Psikoloji Atölyeleri
  • Duyurular
  • İletişim
post-image

“Özel Hayat” ve psikolojik dayanıklılık üzerine…

“Private Life” veya Türkçe çevirisi ile “Özel Hayat” filmi 40 yaşından sonra çocuk sahibi olmaya çalışan ama fiziksel açıdan bir takım zorluklarla karşı karşıya kalan çiftin yaşadıkları zorlayıcı süreci anlatıyor. Bu zorluklar tabii ki de fiziksel boyutta kalmıyor, hem psikolojik hem sosyal alanlarda birçok stresli durumla karşı karşıya kalıyorlar. 

Çoğumuz biliyoruz ki tıbbi bir takım müdahalelerle çocuk sahibi olmaya çalışmak uzun, zorlayıcı, hayal kırıklıkları ve içsel çatışmaları da içeren bir süreci gerektirir. Rachel ve Richard, kendi işlerini ve ilişkilerini yoluna koymuştur şimdi büyük bir arzuyla çocuk sahibi olmanın çeşitli yollarını denerler. Defalarca yaşanan tıbbi tahliller, muayeneler ve çeşitli müdahaleler sonucunda geç yaş ve kısırlık gibi sebeplerle hamilelik gerçekleşmez. Bu süreçte bebeğini doğar doğmaz evlatlık vermek isteyen genç bir kadınla uzun bir süre online olarak görüşürler. Genç kadına güvenerek, kendisiyle ve bebeğiyle duygusal bir bağ kurarlar, ancak yüzyüze görüşmeye gelmeyen kadın birden bire ortada kaybolur. Çift bunun üzerine de büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Her tıbbi deneme ve evlatlık çocuk ihtimali sonrası beliren ihtimale bağlanırlar ve ihtimal gerçekleşmediğinde de kayıp ve hayalkırıklığı ile bir dönem yas duyguları yaşarlar. Ancak o yas sürecinde çok kalmadan hızla çabalamaya devam ederler. Bir taraftan defalarca beliren ihtimallere bağlanmanın ve hemen ardından kaybetmenin hüznünü sindiremeden, yeni yeni zorlayıcı durumlarla karşı karşıya kalırlar. Tahammülsüzlük, öfke ve üzüntü duygularının yanında, çiftin umudunu canlı tutan en önemli kaynağının aralarındaki güçlü bağ olduğu izlenebiliyor. Bu güçlü bağ kendini en çok iletişimi nasıl da ustalıkla kullanıyor olmalarında kendini gösteriyor. Duygularını özgürce ifade ediyorlar, ifade ettiklerini bir diğeri özenle dinliyor, alıyor, umut ve cesaretle dönüştürüyor. Sonra birbirlerine destek olarak yine yollarına devam ediyorlar. 

Son bir tıbbi tedavi yöntemini denemeye karar veren ve donör seçimine girişen çift; genlerin devamının gerekliliği, bir aile kurma amacı söz konusu olduğunda genetik aktarımın o kadar önemli olmayabileceği üzerine tartışmalar, sorgulamalar içinde bulurlar kendilerini…  Bu sürecin sonunda yine tam bir dayanıklılık örneği gösterip iyi iletişimleri ve duyguların karşılıklı kabulü sayesinde aile olma amacına yönelik birlikte hareket ederek zorlukların üstesinden gelmeye çalışırlar. Donör olmayı teklif ettikleri üvey yeğenleri Sadie, neredeyse çiftin kendi çocukları gibi yanlarında yaşamaya başlar ve kendi ailesinden o kadar da görmediği kabulü hissedebildiği bir aile ortamına sahip olur. Donör olmayı o kadar çok istemesi de, kendine çok yakın hissettiği çiftin bir aile kurmasına yardım etmesini kendisi için yaşamsal bir anlam haline getirmesiyle de büyük bir değer kazanır. Nihayetinde aslında çoktan, bir aile olurlar. Dayanışma, rahat iletişim, sevgi ve doğal bir kabulle örülen ilişkileri bu süreçteki tüm zorlanmalara meydan okur ve aslında hepsinin ihtiyacı olan aileyi henüz bir bebek dünyaya gelmeden kurmayı başarırlar. 

Sonuçta tüp bebek tedavisi başarısız sonuçlanır. Hepsi çok üzgündür ancak Richard artık bu tıbbi sürecin bittiğine sevindiğini yorgun bir ifadeyle anlatır. Bebek sahibi olma uğruna bir yıldır hayatı yaşamayı nasıl erteledikleri, tüm amaçlarının sadece bebeğin olmasına yöneldiği, ilişkilerinin bile arka planda kaldığı, birbirlerinden ve hayatın zevklerinden ne kadar uzaklaştıkları üzerine konuştukları sahne, filmin sonunda önemli bir sorgulamayı içeriyor. Doktorların bekleme salonunda yanyana dizilmiş yorgun görünen çiftlerdeki tükenmişlik duygusunun nasıl da odayı doldurduğunu çiftin sorgulamalarıyla daha net fark ediyoruz. Bu kadar zorlukla uğraşırken, hayatı yaşamaya fırsat bulamayan, ilişkilerini tıbbi işlemlerin delik deşik ettiği ve hayal kırıklıklarını çocuk sahibi olmak için birşeyler yapmanın umuduyla örtmeye çalışan herkeste o donuk tükenmişliği izlemek mümkün… 

Nihayetinde yeğenleri Sadie’yi bir yazar okuluna yazdıran çift tıpkı kendi çocuklarına ebeveynlik eder gibi onu yeni okuluna götürerek uğurlar. Bu süreçte aslında “bir aile” haline geldikleri, destekleyici ve yakın bir bağ kurdukları gerçeğini bu veda sahnesinde hissediyorsunuz. Diğer yandan cadılar bayramı kutlamaları için önceden apartmanda gezen çocuklara kapılarını açmayan çift, artık evde şeker bulundurarak çocukları karşılar ve bayram kutlamalarına katılırlar. Hayatla ve diğer insanlarla bağ kurarak, istekleri ve amaçları için çabalamaya devam ederler. Hem yaşamla, hem  birbirleriyle, hem de gelecek hedefleriyle bağlantıda olma duygusuyla yaşadıkları bu zorlayıcı sürece meydan okumaları ve direnç göstermeleri çok daha mümkün hale gelir. Bu da onların psikolojik olarak çok daha dayanıklı olmasını doğallıkla getirir.

Hayatta eksikliğiniz duyduğumuz bir şeylerin peşinden giderken, sahibi olduğumuz değerlerin, anlamlı bulduğumuz bağların ve keyif aldığımız başka yaşamsal alanların bizimle olduğu gerçeğini gözden kaçırabiliyoruz. Her neyin peşinde olursak olalım, elimizde avucumuzdaki güzelliklerin varlığını farketmeyi ve değerini bilmeyi hep göz önünde tutalım. Öyleki, hayatın bize getirdikleriyle yaşama sanatımızı kıymetlendirebilelim…

Paylaş
post-image

Bayan Memnun

Bir sabah uyandınız, yüzünüzü yıkamak için banyoya yöneldiniz. Dünyaya gözlerinizi zor açıyorsunuz, tıpkı bir yenidoğan gibi. Yüzünüzü yıkadıktan sonra aynaya bir bakış attınız. O da ne, karşınızda 70 yaşındaki haliniz duruyor! İrkildiniz önce şokla, sonra gerçek mi rüya mı diye ayılmaya çalışırken aynadaki görüntünüz sizinle konuşmaya başlıyor:
 ⁃ İşte dostum bir gün aniden böyle ayılacaksın.
 ⁃ Ödümü kopardın! Böyle aniden gelinir mi? Baskın yapar gibi…
 ⁃ Asıl böyle aniden gelinir ki, bu karşılaşmanın sende tokat etkisi olsun.
 ⁃ Yaşlanmanın yavaşlığı, mütemadiyen geçen günlerin hesabını tutmamızı engelliyor haklısın
 ⁃ Bu karşılaşma senin için bir şans olsun o zaman! Bu yaşındaki senden öğrenmek istediğin ne var?
 ⁃ Allahım harika bir fırsat! Biliyor musun? Bir karar vermeye çalışırken, hep senin mutlu olacağını düşündüğüm seçimler yapmaya gayret ediyorum. Senin mutluluğun için doğru kararlar veriyor muyum bunu çok merak ediyorum!
 ⁃ Büyük fedakarlık doğrusu! Teşekkür ederim nezaketin için ama benim var olup olmayacağım, nerde ve nasıl olduğumun belli bile olmadığı olası bir gelecek versiyonunun mutluluğu adına nasıl karar verebilirsin ki? Hem mutluluk bir anlık duygu, onu garantileyeni bulursan şimdiden tapınmaya başla!
 ⁃ İyi de neye göre hareket edeceğim o zaman? Kararlarımı neye dayandıracağım? Seni memnun edeceğimi hayal etmek bile bana güç veriyor kararlarımda?
 ⁃ Peki sana soruyorum acaba zihnindeki ben kimim? Kimi mutlu etmeye çalışıyorsun aslında?
 ⁃ Hayatımı iyi yaşadığımda vardığım noktasın… Bazen toplumun içinde başarılı olduğum anları hayal ediyorum. Sevdiklerimin benle gururlandığı… Boşa geçirilmemiş zamanların ve emeklerimin ödülü, ancak senin mutluluğun olur benim için…
 ⁃ Peki boşa geçirilmiş zaman nedir? Zamanın dolu dolu geçmesi, neyle doldurulmasıdır? 
⁃ Zaman zaman ben de bunun sorgulamasını yapıyorum. O zaman da gelecekteki benin mutluluğuna işaret eden eylemlere yöneliyorum. Sanki bugün yaptıklarımın yarın ki çıktıları adına yaşıyorum. Evet aynen bu…
 ⁃ Peki bugün yaptıkların senin memnun olduğun şeyler mi?
 ⁃ Bunu düşünmeliyim, hemen cevaplamam zor… Bazıları evet, bazıları hayır sanırım.
 ⁃ Çok ilginç değil mi? Yıllardır beni düşünerek yaşadığın hayatı, kendi memnuniyetin adına pek de sorgulamamışsın… Düpedüz kendini ihmal etmek bu, bir de kendini başaramadıkların için eleştirerek ve beğenmeyerek cezalandırıyorsan kendi istismarcın bile sayılabilirsin.
 ⁃ Beni tokatlıyorsun ama… Ben seni onca mutlu etmeye çalışayım, sen ise ilk karşılaşmamızda mideme yumduğu at!
 ⁃ O midedeki yumruk hazmedemediğin seçimlerin olmasın… yaşadığın hayatla kendini gerçekten beslemeden abur cubur değerlerle zehirlediğin ağrılar…
 ⁃ Ben sana mutlu musun diye sormuştum sanki… Ne ara konu bana geldi anlamadım. Ama sana olan sorularımın cevabının, bugünkü benin memnuniyetine dayandığını anlıyorum. Karma karışığım şu an. Seçimlerimde yolumu kaybetmiş hissediyorum.  Kaybolmak kötü hissettiriyor:)
 ⁃ Kaybolmuş değilsin, sadece ne istediğini bilmiyorsun. Çünkü bunu epey ihmal etmişsin. Bu kötü hisse sıkı sıkı sarılmalısın, kendine çok yakın bir noktadasın şu anda… İstemeden gidiyor olabileceğin bir yolun ortasındasın ve hala kendin için gidebileceğin nice nice yollar var… İstediklerini ve kendini keşfetme zamanı!
 ⁃ Ahhh nasıl da haklısın!!! Bugün o ölümcül kazayı geçirişimin ilk yıldönümü. Geçen yıl da o kadar acıya rağmen yeniden doğmuş gibi hissetmiştim. Ne ilginç, şimdi de acıyla karışık bir tazelik hissediyorum.
 ⁃ Kazalar, çarpmalar, tokatlar ve yumruklar… Her ne yapıyorsak onlara mola verip, kendimize döndüğümüz ve değişim yarattığımız fırsatlara dönüşebilir. Bu sabah çarpışması da senin fırsatın artık. Yanıma gelene kadar, kendi hayallerini, isteklerini, becerilerini ve beceremediklerini sana emanet ediyorum. Sen onları gözettikçe, ben zaten memnun olacağım, hatırla…

⁃ Günaydın Bayan Memnun, sonunda ay-ıldım evet 🙂

Peki siz yaşlılığınızla nasıl bir içsel diyalog kurardınız? Bilge tarafınız bugüne dair size neler anlatırdı? Böyle içsel konuşmalar, içinizdeki farklı yönlerinizle temas etmenize ve karşılaşmanıza rehberlik edebilir. O parçaların ihtiyaçlarını, nerden geldiklerini ve neye çabaladıklarını farketmek bilinçli bir hayat adına önemlidir. İçinizdeki orkestra şefinin işini kolaylaştırmanın ve yaşamdaki ahenkli melodilerinizi yaratmanın yollarından biri de böyle kendinizle karşılaşma anları!

Klinik Psikolog Esra Arda

Paylaş
post-image

Kadın Doğa

Kadınım… kardeşim kadın… kızım var… annemin, teyzemin, ananemin ve babanemin hayatının tanığıyım… kadın arkadaşlarım var… kadın meslektaşlarım…

Paylaş
post-image

Bir Dayanıklılık Özelliği Olarak Esnekliğimiz

Hayata gözlerimizi açmamızla, öğrenmemizi gerektiren sayısız gerçeklik içindeki bir varolma mücadelesi başlar…

Paylaş
post-image

Covid19 Hastalığı Sürecinde Psikolojik Dayanıklılık

*Bu yazı, atlattığım Covid 19 hastalığı sürecime dayanarak hazırlanmıştır. Koronavirüs korkusu, hastalığın kendisi…

Paylaş
post-image

Aşkın Hangi Hali?

İlk aşkımız, annemiz. Bedeniyle bize yaşamı hediye eden, sonrasında besleyerek, sarılarak, bakım vererek, koruyarak ve öğreterek sevildiğimiz ve değer gördüğümüz bir enerji kaynağı… hayatı böylesine hazır bize sunan bu kaynaktan bağımsızlaşmak yıllar yıllar alır. Bu bağımsızlaşma sürecine kadar ondan peyder pey sevmenin ve sevilmenin şeklini, nasıl değer göreceğimizi, kendimizi nasıl koruyacağımızı ve besleyeceğimizi öğreniriz. Hayatın kurallarına uymaya çalışırken, kendi isteklerimizi nasıl dizginleyeceğimizi ve bunun yarattığı bastırma duygularıyla nasıl baş edeceğimizi de temel bakım verenlerimizden alır benimseriz. Bağımsızlaşmaya çalışırken, güven ve cesaretle dış dünyaya açılmayı ve kendini dünyaya açmayı da… 

Sonra yıllar yıllar geçer ve yetişkin aşkı başka insanlarla deneyimlemeye başlarız. Aşk deneyiminin olağanüstülüğü, aklımızı başımızdan alır ve arkasından koşa koşa gideriz. Varlığımızı çoğaltan bu deneyim, aynı bebekliğimizdeki gibi bizi besler, duygusal ve fiziksel teması ister ve bizi öteki ile yüksek bir bütünleşmeye taşır. Sanki yıllar önce kaybettiğimiz bu yaşam kaynağına kavuşmuşuz gibi, kana kana içmek isteriz. Onu görmek,  saatlerce sohbet etmek, hep yanında olmak ve ona dokunmak için yüksek bir istek duyarız. O anda bunları yaşamak yetmez bazen, gelecekte de onunla olmanın hayallerini kurar, yollarına bakarız. 

Aşık olduğumuz kişiye karşı, temelde ilk yaşam kaynağımızdan öğrendiğimiz sevgi repertuarlarını ortaya koyarız. Aşık olduğumuz kişiyle kurduğumuz ilişkide, kendi annemizle (bakım verenimiz) olan bağlanma özelliklerimizin etkisi zaman içinde kendini göstermeye başlar. Nasıl sevildiysek ve yaşamda tutulduysak, aşık olduğumuz kişilerde de benzer özellikler bize çekici gelir. İlk yaşam kaynağı ilgi, sevgi, bakım ve güvenle bezenmişse, bize böyle davranan bireylere karşı yüksek çekim duyarız. Eğer ilk yaşam kaynağımız, temel hayatta tutma becerilerini sergilese de, bize karşı duygusal açıdan soğuk ve mesafeliyse, daha çok kendi ilgi alanlarına dönükse, yalnız bırakılıp güven verilmediysek, benzer özellikteki kişilere karşı daha yüksek çekim hissederiz. Benzer olarak, ilk yaşam kaynağımız bizi hayatta tutmasına rağmen hatalara tahammülü yoksa, bizi sürekli cezalandırmışsa, herşeyin kendi istediği gibi olmasını istemiş ve özgürlük alanı bırakmamışsa; baskıcı, yaralayıcı hatta şiddete eğilimli kişilere karşı aşırı çekim duyabiliriz. Bu yüksek çekimli ilişkilerde şema kimyası denen karşılıklı bir ilişki örüntüsü mevcuttur ve sağlıklı olmayan bir ilişki paternine işaret edebilir.

Kalbimizi böylesine çarptıran ve başımızı döndüren bu aşk ilişkilerimizi ister istemez idealleştiririz.  Aşkın nörobiyolojisi bunu gerektirir, sağlıklı ve gerçekçi düşünce süreçleri devre dışı kalır. Ancak yıllar içerisinde aşk hali azaldıkça tanımaya başladığımız kişinin, gerçek ve doğal özellikleri daha belirgin algılanmaya başlar. İşte aşk perdesinin ortadan kalkmasıyla beliren ilişkimizde, bizim ilk yaşam kaynağımızla olan ilişkimiz yeniden gün yüzüne çıkar. İlişkimizin ilgi, sevgi, temas ve güven temelli olması sağlıklı bağlar içinde olduğumuzun işaretidir. Hayata gözlerimizi açtığımızda karşımızda duran  ve bizi hayatta tutan ilk sevgi anlayışının, sağlıklı bağlanma geliştirebildiğimiz ilişkilere kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. Aşk perdesi kalktığında ortaya soğuk, mesafeli, ilgisiz, cezalandırıcı ve örseleyici ilişkiler dökülüyorsa, oralarda iyileşmeyi bekleyen ilişki örüntüleri olduğundan bahsetmek mümkün görünüyor.

Yaşam, kaynakları her daim zengin bir verimli toprak… Hayat boyu iyileştirici ilişkiler kurabilir ve onların yapıcı enerjileri yardımıyla kendimizle, çevremizle ve yaşamla olan bağlarımızı yenileyebiliriz. Varlığımızın, temas ettiğimiz diğer varlıklarla etkileşmesine izin verdiğimiz ve büyümeye açık olduğumuz sürece, yaşamın kendisini aşkla dönüştürmemiz mümkün belki de.. kim bilir 🙂

Paylaş
post-image

Bir Soluklanma, Dayanıklılığa Kadir…

Bu haftasonum canım pek bir şey yapmak istemedi. Son günlerdeki yaşama biçimim beni fazlaca

Paylaş
post-image

Bugün Nasıl Hissediyorsunuz?

Pazar günlerinin özel bir yeri var. Geçtiğimiz haftanın sonu ve gelecek haftanın arefesidir. Biraz geçmiş hesaplaşması, biraz da gelecek umutlarını barındırır. Bu yüzden bize dair hep bir şeyler anlatır: Hayatımızdan ve kendimizden memnuniyetimize ya da memnuniyetsizliğimize dair. Bu bazen keyifli bir tatil günüyle, bazen gelecek haftanın kaygılarıyla bazen de anlamsız bir iç sıkıntısıyla kendini gösterebilir. 

Bir çeşit hesaplaşma yaşanır Pazar’ları. Geçtiğimiz hafta kendimizden ve hayatımızdan memnunsak, önümüzdeki haftayla ilgili umutlarımız da yeşerir. Sorumluluklarımıza, ihtiyaçlarımıza, isteklerimize, bize iyi gelen şeylere sahip çıktığımız oranda tatmin edici bir yaşanmışlık duygusuyla geleceğe yöneliriz. Sevdiklerimize el uzattığımızda, dünyayla olumlu bağlantılar içinde olduğumuzda ve içimizdekileri dünyaya sunabildiğimiz / dünyadakileri içimize katabildiğimiz alanlar yarattığımızda gelecek günlere daha güvenle ve cesaretle kendimizi açarız. Kendi yeterliliklerimizi ve emeklerimizi onurlandırdıkça, doğal sınırlarımızı kabullendikçe ve kendimizi geliştirecek yollara niyetlendikçe yarını dingin bir özgüvenle tasarlayabiliriz. Bu keyifli bir Pazar günü demektir. Elbette böyle ideal bir nokta olmasa da, derecelendirme ile memnuniyetimizin keyfimizle orantılı olması beklendik bir şey olur. 

Pazar günleri aynı zamanda, yapamadıklarımızın ve yapmak istemediklerimizin hammallığını yapar. Yapmak isteyip de yapamadıklarımız bizim ruhumuzun yükleridir. Ordan oraya, bir zamandan başka bir zamana taşır dururuz. Henüz vazgeçmediysek onlardan ve içimizde hala gerçekleştirme yönünde güçlü bir güdü varsa ağırlıklarını hissederiz. Kendi varlığımıza ihanet etmişçesine suçluluk yaşayabilir,  cesaretsizliğimiz ve beceriksizliğimiz için utanç taşıyabiliriz. Yüzeyde olmasa bile, bir Pazar günü anlamsız bir iç sıkıntısıyla baş gösterebilir. Aslında nasıl bir hayat istemiştik? Neler yapıyor olmak hayalimizdi? Kendiliğimizden memnun muyduk? 

Pazar günü, aynı zamanda askıda bir gündür. Geçtiğimiz hafta bitmiştir ama gelecek hafta başlamamıştır. Kendimize hiçbir şey yapmama hakkını en çok tanıdığımız gündür. Fazladan yüklerin kenara konulduğu bugün, o yüklerle yola devam edilip edilemeyeceğine ve yeni hangi yollardan gidileceğine dair bir kararı da içerir. Bu sebeple bir değişim potansiyelini doğal olarak taşır. Bu yüzden hissedilen bir hafiflik duygusu da olabilir. Geleceğe yenilik vadeden bir heyecan duygusu…

Bu yüzden Pazar, kesinlikle sadece bir gün değildir…

Paylaş
post-image

Yaşamsal Bağlarımız ve Psikolojik Dayanıklılığımız

Bir bebeğin dünyaya gelmesi için sadece varolması yetmez. Varolduğu andan itibaren, içinde bulunduğu daha büyük

Paylaş
post-image

Kayıplardan Kazanımlara Doğru Boşanma

İnsanlar için bazı kelimelerin anlamı çok ağır… Kanser, ölüm, boşanma ve koronavirüs gibi sözcükler  gördüklerimiz, duyduklarımız, atalarımızdan kalan yaralarımız ve toplumsal yaklaşımlarımız sebebiyle yoğun rahatsız edici duygular ve çağrışımlar barındırır. Başımıza geldiğinde, yaşantının getirdikleriyle uğraşmaktan çok sözcüğün bu aktarımsal duygu ve düşünceleriyle başetmek zorunda kalırız. 

Boşanma da, içi dışı ağır bir sözcük… Hepsi birbirinin biraz aynı birbirinden biraz farklı. Her boşanma ve ayrılık kendine özgü sebepleri, sonuçları ve kayıpları içerir. Bunları tek tek ele almak belki psikoterapinin işidir. Ancak ortak yaşantılara dair söylenebilecek şeyler mümkün. Bu yazımda boşanmanın sebepleri sonuçlarından ziyade; boşanma süreciyle baş ederken insanlarda psikolojik dayanıklılık kendini nasıl gösterir bunu ele almaya çalışacağım. İnsanın yaşamında birçok zorluğu, değişimi ve kaybı içeren boşanma; travmatik veya stres verici etkileriyle başedilmesi gereken yüklü bir deneyimdir. Psikolojik, biyolojik, ekonomik ve sosyal alanda çok yönlü olarak bireyi etkileyen bu süreç psikolojik dayanıklılık açısından ele alınmayı oldukça hakeder.

Boşanma illaki trajedileriyle anılmak zorunda değil… Elbette birçok zorluğu ve kaybı barındırıyor. Peki eğer yaşanmak durumundaysa, insanlar bu süreçlerini bir kurban gibi geçirmek zorunda mı? Toplum biraz böyle görmek ister, çünkü bildikleri boşanma böyle kötü birşeydir. Ancak  boşanma gibi  büyük yaşamsal değişimler bireyin kendiyle ilgili zenginleştirici adımlar atmasına ve yaşamını olumlu yönde yeniden inşa etmesine olanak da verebilir. Sizin o dönemin getirdiklerini alıp, kendinizle ne yaptığınıza bağlı olarak belirir bunlar…

Kısaca bahsedecek olursam, psikolojik dayanıklılık zorlayıcı yaşam deneyimlerine uyum gösterebilme ve bunlardan sonra kendini yeniden toparlayıp yaşama devam edebilme anlamını taşır. Bazen bir kişilik özelliği gibi ele alınsa da; öğrenilebilen ve geliştirilebilen bilişsel, duygusal ve davranışsal beceri ve repertuarlardan oluşan bir ruhsal kapasitedir. Bu kapasitenin farkındalık ve deneyimler eşliğinde ortaya çıkarak gelişmesi, insanın hayat boyu yaşadıklarıyla başetmesinde önemli bir rol oynar. Dayanıklılık kapasitesinin bazı alt boyutlarını ele almak, onunla ilgili bilgi sahibi olmamızda bize rehberlik eder. Kobasa dayanıklı bireylerin 3 özelliğine dikkat çekmiştir. Bağlanma, kontrol ve meydan okuma boyutlarıyla değerlendirilen dayanıklılığın, yaşanan stresörlere karşı geliştirilen bir tutum ve davranışlar yelpazesi olduğu söylenebilir. Dayanıklılığı yüksek insanların ilk olarak stresli durumlar karşısında yaşamla bağlarını korudukları, kendilerini ilgi alanlarına verebildikleri ve sosyal ilişkilerini sürdürdüklerini ifade eder (Bağlanma). İkinci olarak, yaşamdaki kendi kontrol alanlarına odaklanarak, kontrol algılarını yüksek tuttuklarından bahseder (Kontrol). Son olarak da dayanıklılığı yüksek insanların yaşamdaki stresörleri kendi gelişimleri için bir fırsat olarak algıladıklarını (Meydan Okuma) ortaya koyar.

 Peki boşanma gibi büyük bir stresör karşısında, dayanıklılığımız kendini nasıl gösterir? Bu zorlu sürece uyum gösterirken neler bize katkı sağlar? Hangi duygu, düşünce ve davranışlar boşanma sürecine olumlu yönde etki eder? Öncelikle boşanma sürecinde dayanıklılığın bağlanma boyutunun nasıl etkisi olduğunu ele alalım. Boşanma döneminin en önemli belirleyicilerden biri, bireylerin çevrelerindeki sosyal destek ağı ve bunlardan yararlanabilme becerisi oluşturuyor olabilir. Bu aynı bir cenaze sonrası toplanan kalabalığa benzetilebilir. Gidenin ve bitenlerin ardından ortak yas tutabileceğin, geride bıraktıklarını birlikte anabileceğin ve yaşanan kaybı birlikte anlamlandırabileceğin kişilere ihtiyaç duyulur. Bu sebeple çevresinde bunları paylaşabileceği birilerinin olması önemli bir destek kaynağıdır. Aynı zamanda aile ve arkadaşlar gibi sosyal çevre, bireye ait olma duygusu verir. Boşanma toplumsal bir statü kaybı ve dışlanma anlamlarını da içerebileceğinden, içinde bulunduğumuz çevre tarafından kabul edilmek, varlığımızın olumlanması ve desteklenmesi önemlidir. Boşanmış halimizle de varolduğumuzu ve değer gördüğümüzü hissettirir. Hatta hala sevilebilir olduğumuzu, yalnız olmadığımızı ve aktiviteleri birlikte yapabilecek insanların varlığını bize gösteren sosyal ilişkilerimiz, boşanma sürecinde çabuk toparlanmamıza yardımcı olur. Bu etkileşimler sayesinde, hayatımıza yenilikler de katabiliriz. Yeni ilgi alanlarıyla karşılaşmak; sınırlarımız, kapasitemiz ve isteklerimizle ilgili yeni şeyler öğrenmemize ve kendimizin farklı yönlerini keşfetmemize yardım eder. Ayrıca paylaşımda bulunduğumuz sosyal çevremizde, ortak yaşantıları deneyimleyenlere denk gelebiliriz. Onlarla yapılan paylaşımlar bir yandan yalnız olmadığımızı gösterir ve bunların üstesinden gelebileceğimiz umudunu aşılarken; diğer yandan farklı başetme stratejileriyle tanışıp kaynaşmamızı sağlar. Sonuç olarak; ayrılık dönemlerinde ailemiz, dostlarımız ve çeşitli gruplarla ilişki içinde olmak hala bağlarımız olduğunu ve toplumun bir parçası olduğumuz gerçeğini bize gösterir. Boşanma sürecinde yaşanabilen yalnızlaşma, kayıp, dışlanma ve etiketlenme düşüncelerine kapılmayı engelleyerek bizim bir bütünün parçası olduğumuzu gösteren bu sosyal bağlar bireyin dayanıklılığına önemli katkı sağlar.

Boşanma dönemi bazen, evlilik sürecinde veya öncesinde gelişen bir takım davranış örüntülerinin değiştirildiği, bireyin hayatındaki bu dönüşümle birlikte yeni yaşamsal alanlara yöneldiği bir süreç biçiminde yaşanabilir. Bir anlamda bireyin yaşamında daha önce bastırdığı, dikkate almadığı ihtiyaçlarına yöneldiği bir değişim dönemi haline gelebilir. Yaşamın rutinliğinden çıkarak, daha kendi ilgi alanlarına yönelen, ruhsal ve bedensel bakımına özen gösteren, spor yapmaya başlayan, kariyerine daha önem veren, arkadaşlarıyla daha çok vakit geçiren, yeni beceriler öğrenme sürecine girmek için çeşitli kurslara başlayan bireylere rastlayabiliriz. Yani insanlar için boşanma, sadece evliliğin bitişini ve kayıpları değil; olumlu yöndeki yaşam biçimi değişikliğini de içerebilir. Ancak bu potansiyelin açığa çıkıp çıkmayacağı, ihtiyaçlarınıza ve o dönemde kendinizi hangi yönde motive ettiğinize göre belirlenir. Şöyle ki evlilik kurumunun getirdiği roller ve sorumluluklar ile bireysel ihtiyaçların dengelenememesi, boşanmanın getirdiği kayıplar ve sürecin ruhsal etkileri sebebiyle insanlar mutsuzluk içinde hissedebilir. Ayrıca sıklıkla yaşanan sevilmezlik, değersizlik ve başarısızlık düşünceleriyle uğraşmaları kendilik değerinde düşmeye de sebep olabilir. Tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkacağı ve yaşamın yeniden olumlu yönde kurgulanabileceğine dair inanca gereksinim vardır.

“Değişimlerin bizleri geliştirebileceği” düşüncesiyle yaklaşıldığında boşanma süreci yaşamın yeniden kurulabileceğine dair bir umudu barındırdığından, beraberinde birey için dönüştürücü bir dönem biçiminde yaşanabilir. Nitekim yaşamdaki boşanma gibi büyük bir değişim, sadece kayıpların görüldüğü değil bireyin yaşamını zenginleştirerek dönüştürdüğü bir dönem biçiminde yaşandığında bireyin psikolojik dayanıklılık geliştirmesinin yolunu açabilir. Ancak bu yine bireyin zihinsel kalıp yargılarını esnetebilmesine ve kendine yeni eylem olanaklarına izin vermesiyle mümkündür. Hayata karşı esnek bir yaklaşımın varlığı söz konusu ise; boşanmanın getirdiği değişimlerin bireyin hayatına katkıda bulunan, birey için değişim fırsatı barındıran etkisinden söz edebiliriz. Bu da dayanıklılığın meydan okuma boyutuna işaret eder. Sadece kayıpların yasının tutulmadan, aynı zamanda sürecin getirdiği yeni olanakların farkına varılabilir. Örneğin kendi kendine kaldığı zamanı değerlendirmeyi hedefleyen birisi, yeni bir beceri öğrenmenin yolunu tutabilir. Böylece yaşadığı üzüntü ve sıkıntılara rağmen, bir araştırma yaparak kendine bir eğitim programı bulur. Oraya zaman ayırarak becerilerini arttırır; sosyalleşerek hayatında yeni yeni alanlar oluşturur. Böylece aslında boşanmayı değil, boşanmadan sonra kendiyle baş başa kaldığı  zamanı verimli bir sürece ve kendi için bir değişim olanağına dönüştürür. Bu sebeple; aslında önemli olan kendimizle baş başa kaldığımızdaki tutumlarımızdır. “Boşanmam; yaşamımda sadece kayıplar yaratmak zorunda değil. Bu süreci kendimde değişim yaratma yönünde yönetebilirim.” gibi bir tutum bir meydan okumadır.

Dayanıklılığın diğer alt boyutu olan kontrol, bireyin yaşamındaki kontrol ve etki alanının farkına vararak ona göre eylemlerini düzenlemesidir. Boşanma sürecinde, istemediğimiz bir sürecin içine girebiliriz. Çatışmalar, kayıplar, benlik saygımızın zedelenmesi, aile içinde yaşanan krizler, çocukların süreçten etkilenecek olmaları, sosyal çevreye durumun açıklanması, yaşanan duygusal süreçlerden dolayı iş performansının düşmesi, sosyal ilginin azalması, ortamın değişimi, maddi güçlükler gibi birçok zorluğa uyumu gerektirir. Böyle bir süreçte eş zamanlı olarak yaşanan bu sorunlar; bireysel kontrol duygusunu zorlaştırabilir. Bu dönemde kendi kontrol alanına dönmek ve etki edebildiğimiz şeylere odaklanmak bize iyi hissettirir. Bu özellikle kendi hayatımızdır. Kendimizde yapabileceğimiz değişimler, hayatımızı yeniden inşa etmeye uğraşmak, sahip olduğumuz kaynaklara ve becerilere odaklanmak, üretken olduğumuz iş veya hobilerimize yönelmek kontrol duygumuzu artırır. Artan kontrol duygusuyla paralel biçimde boşanma sürecinde daha dayanıklılık göstererek çabuk toparlanabilmemize olanak verir. Evet boşanmanın hayatımıza getireceği kayıpları ve değişimleri yok edemeyiz, ancak etki gösterebildiğimiz bireysel eylemlerimiz yoluyla azalan kontrol algımızı iyileştirdikçe yaşamda kendimizi daha etkin ve “birşeyleri yapabilir” hissederiz. Bunu hissettikçe kendimiz için daha iyileştirici aktivitelere yönelmemiz kolaylaşır ve aktifleşmeye güdüleniriz.

Boşanma bir kimlik krizi de hissettirebilir. Evli bir kadın ve erkekten bekar olmaya geçen süreçte nasıl davranacağımızı bilemeyebiliriz. Evlilik içindeki kimlik algımız evliliğe dair kendimize yüklediğimiz ailesel veya toplumsal kaynaklı öğrenmelerle oluşur. Öğrendiğimiz rolleri oynadığımız ölçüde o kimliklerin içinde hissederiz. Bir nevi evlilik içindeki eşlik, annelik, babalık ve evli biri olma rollerinde kendimize koyduğumuz standartlarda başarılı olmaya çalışırız. Bazen başarılı hissetmiş olabiliriz, bazen de başarısız. Ancak boşanma durumunda bu kimliklere dair başarı algısı da büyük oranda zedelenir. Bunu hem kendi içimizde hissedebiliriz hem de çevresel ve toplumsal yorumlar böyle hissettirebilir. Ne oldu da evliliği başaramadığınız, eş olmayı sürdüremediğiniz üzerine kendinizi sorgularken veya insanlara cevap verirken bulabilirsiniz kendinizi… bu süreç suçluluk, başarısızlık ve değersizlik düşünceleriyle uğraşmanız demektir. Evliliğin bitişi zaten birçok kaybı barındırırken bir de kendinizin eksikleriyle didinerek depresif ve “looser” hissedebilirsiniz. Bu bir açıdan da yaşanan kayıpları anlamlandırma ihtiyacıdır. Bu ayrılık ve kayıp canımızı yakarken, bunu tekrar yaşamak istememek adına yaşananları nedenleriyle birlikte anlama ve kontrol etme çabası olarak görülebilir. Bir açıdan öğretici ve yapıcıdır. Boşanma sonrasındaki bu sorgulamalarla birlikte kişi kendinde bir değişim yaratmaya çalışabilir. Kendine bakım, kariyer, hobiler, ilişkiler vs gibi konularda gelişim sergileyerek, kendinde eksikliğini gördüğü meseleler üzerinde değişiklikler sergileyebilir. Bu da yine dayanıklılık sürecinin kazanımlarından sayılabilir. Kendi özellikleri üzerinde bir kontrol hissi geliştirerek ve yaşadıklarından öğrenerek değişmeye evrildiği bir süreci yaşar. Diğer yandan daha önce  bahsettiğim gibi; ilişki süresince ertelenmiş, baskılanmış ve bu sebeple karşılanmamış ihtiyaçlarını farkettiğinden, bireyin o ihtiyaç alanlarına yönelmesi söz konusu olabilir. Bireyin farkettiği bu ihtiyaçların doyurulması aşamasında aşırılıklar ve dengesizlikler izlenebilir. Kendi ihtiyaçlarının ve gördüğü eksikliklerin telafisini içeren bir süreç olarak ele alınırsa, zamanla bireyin davranışlarının dengesini bulmasını bekleyebiliriz. İçimizdeki çok güçlü güdülerle belirli yaşamsal alanlara odaklanmak, kişinin kendi ruhsal bütünlüğünde bir dengeyi yeniden bulma çabasına evrilebilir zamanla… en azından beklediğimiz budur. İhtiyaçlar karşılandıkça ve farzedilen eksikler yerini başka kaynaklara bıraktıkça sular durulur ve yeni bir dengeye ulaşılabilir.

Boşanmanın bireyin yaşamda üstlendiği ya da üstlenmediği roller, kendiliğin sınırları ve kapasitesi, baş etme kaynakları, ilişki biçimleri ve kayıplardan sonraki dayanıklılığa dair repertuarlar konusunda zengin bir deneyim dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Sürec boyunca kazanılan kendimiz, çevremiz ve yaşama dair öğrenmelerin bizde önemli farklar yarattığını bilerek geçirdiğimizde; buraları kendimiz için bir gelişme ve olgunlaşma platformuna da dönüştürebiliriz. Bu anlamlı yaşamsal bilgiler yoluyla bilgelik bakışaçımızı zenginleştirdikçe, psikolojik dayanıklılığımızla da yakınen tanışmış oluruz.

Acıları, zenginliğimiz olarak görebilmek ve bunlardan güçlenerek çıkabilmek ümidiyle…

29.07.2020

Paylaş
post-image

Covid 19 Hastalığı Sürecinde 8 Adımda Psikolojik Dayanıklılık

Yaşadığımız sürecin içinde bizim ya da sevdiklerimizin Covid-19 hastalığına

Paylaş
post-image

Dayanıklılığı İnşa Etmek İçin 10 Yol

Amerikan Psikoloji Birliğinin psikolojik dayanıklılık konusunda verdiği tavsiyeler, bizim dayanıklılığımızı geliştirmemiz için

Paylaş
post-image

Kuş gibi…

Geniş bir zamanda telaşsız günlerdeyiz. Belki yıllar oldu bulutların ilmek ilmek dağılışını izlemeyeli… Kuşların çeşit çeşit süzülüşünü gökyüzünde… Yaprakların güneş ve rüzgarla ışıl ışıl dalgalanışını… Yıllardır böyle dinginleşmemişti belki ruhlarımız… Ne kadar çok şeyin önemi ve gereği azaldı. “Ne iş kaldı, tühh şu da vardılardan” uzak zamanlardayız. Nasıl da yorgun ve mecburi koşturmalar içinde hissediyormuşuz. Hayatın böyle yavaşlaması, dinginleşmesi ve sadeleşmesi size de hoş gelmedi mi?

Vücudumdaki çetin savaşa rağmen, ilk hastane odasında yaşadığım bir duyguydu bu… Dinlenmişlik ve dinginlik… Durdum… Herşey durdu… Tüm kimliklerden sıyrılmış olmak ve telaştan uzak bir şey yapmak zorunda olmamak… İş, ev, annelik, günlük telaşlar, sorumluluklar, para, sınır ihlalleri ve çeşitli kişilerarası çatışmalarla uğraşılar… yüklendiğin her şeyi dışarıda bırakıp sadece kendinle olmak…

Şimdi de sakin ve sıcak  balkonumda ne dünden kalan işlerin ne de yarınki görevlerin huzursuzluğunu yaşıyorum. Andayım ve ne düne ne yarına dair telaşlardayım. Müziğin iyileştiriciliği, güneşin sıcaklığına inat arada esen rüzgarın serinliği, yaprakların hışırtısı ve kuşların cıvıl cıvıl neşesi… Şuan ne varsa onun kabulü söz konusu. Olması gereken başka türlü bir şey yok… İzlediğim kuşlar gibi süzülüyorum sanki şimdinin içinde…

Sahi kuşlar süzülürken, uçuşları üzerine düşünüyorlar mıdır? “Bugün uçuşumu beğenmedim, yarın daha mükemmel kanatlarımı çırpayım, daha çok uçup en uzun yolu ben alayım “ demiyorlardır herhalde… Ya da dün keşke öyle uçmasaydım diye bir köşede üzülmüyorlardır. Kanatlarını hazır hale getirip uçabildiği kadar uçup, süzülüşünün tadını çıkarıyordur. Etrafı sadece izleyerek ve hissederek; varlığını ve doğasını olduğu gibi ortaya koyuyordur. Öylece ve kendiliğinden bir kuş…. Yargılamadan  ve sorgulamasız… Martı, kendi gibi; serçe de serçe gibi uçuyordur. Hepsi varlığının bu olağan ortaya çıkışının bir kabulü içinde sadece uçuyor ve yaşıyorlar. Olanı kabullenmişlik doğalarında mevcut. Zihindeki ideallerin ve kendilerine öğretilenlerin altında hırpaladıkları bir doğaları söz konusu değil. Nasılsa öyle gelişen varlık halleriyle önceden beri barışık yaşıyorlar ve ne mutlu ki yaşayacaklar.  İnsanın hep peşinde olduğu bu memnuniyet hissi ne hoş bir haldir kimbilir.

Tüm telaşların ve olması gerekenlerin raflara kaldırıldığı bugünlerde, olağan varlık halimize dair bir kabulleniş ve farkındalık hissediyor musunuz? Bugünlerde sahip olduklarımıza daha yakınlaştığımızı söyleyebilir miyiz? Acaba bireysel tarihimize baktığımızda; bugüne kadar kuşlar gibi sadece uçuyor olmak bize yetmez miydi? Her ne olduysak ondan memnun olmak, her neysek onun tadını çıkarmak ve hakkını vermek nasıl gelirdi hepimize? Yapamadıklarımızı ve olamadıklarımızı bir kenara koyup; bu sakin ve dingin zamanları ne olduğumuzu görmemiz için bir memnuniyet kaynağı haline dönüştürebilir miyiz?

 En son üniversite yıllarından hatırladığım bu dinginlik zamanlarında, durduğum bu yerde aslında ne güzel de süzüldüğümü görüyorum. Tam tersi olarak da; yıllardır içinde olduğum o koşturmalarda aslında ne kadar da zorlukla yol aldığımı… Yaşamın o telaşı ve başdöndürücü karmaşası karşısında, cesaretsiz küçük adımlarla dolanmalarımı… Şuan durdum ama kendi içimde gönlümce süzülüyorum. Akışkan eksenimle yaşamın doğal ritmine katılıyor gibiyim. Yaşamın  doğal ritmini hissettikçe, belleklere kazısak bu son dinginlik zamanlarında… Bu ritmi içimizde taşıdıkça, kuşlar gibi kendinden memnun ahenkli uçuşlarımızı yapar mıydık özgürce? Sorgusuzca, öylece varlığımızın tadını çıkarır mıydık bu korona günlerinin vesilesiyle… Deneyelim görelim…

Paylaş
post-image

Unutulmayanlar bize ne söyler?

Geçmişte yaşanan bir olay; aradan çok zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün hala bizi olumsuz bir biçimde etkilemeye…

Paylaş
post-image

Ruhsal Değişim Sancılarımızı Tanırken

Yaşanan olumsuz olaylar bizde algısal ve davranışsal olarak değişim yaratabilir. Bu bazen kendimizle bazen de insanlarla ve yaşamla ilgili önceki duygu- düşüncelerimizin değişmesi şeklindedir. Değişim, algılarımızın yerle bir olmasına gidecek kadar şiddetli yaşanabilir. Hissedilen kayıp önceki algısal duruma ilişkindir: Ne ben eski ben gibidir ne de insanlar eskisi gibi güvenilir algılanır; dünya da öyle toz pembe ve bize kollarını açmış bir Doğa ana değildir artık. Geleceğin tehlikelerle dolu görünmesi ve kötü şeyler olacağı beklentisi sebebiyle kaygı ve umutsuzluk duyguları kol gezer. Bu algısal kayıplarla baş etmek için bu olayın niçin başına geldiğini anlamlandırmak ister insan ve bu yüzden sürekli olarak yaşanan olumsuz olay üzerine düşünür;  onu evirir çevirir anlamaya çalışır.

 

Süreç yaşanırken insanlar ortak tepkilerinin yanında, farklı baş etme yollarına da girerler. Bu yolların birey için bazı işlevsellikleri vardır. Kişinin benliğini koruyan, yaralarını sarmasını ve kayıplarının telafisini sağlayan; sonuç olarak yaşama devam etmesine yardımcı olan tepkilerden biri, insanlardan uzaklaşarak yalnız kalma şeklindedir. Diğer yandan hobilerinden ve işinin gereklerinden vazgeçerek verimliliği de düşebilir. Geleceğe yönelik güveni son derece azaldığı için çabalamayı bırakarak, plan ve amaçlarını durdurabilir. Üzerine inşa ettiği birçok varsayım yıkıldığı için amaçlarına ve hayata yönelik bir anlamsızlık duygusu içine girebilir.

 

Zorlayıcı yaşantılardan sonra görülen başka bir tepki de; sürekli insanlarla olma isteği ve yalnızlıktan kaçma eğilimidir. Yalnız kaldığında ya da boş zamanlarda yetersizlik ve çaresizlik duyguları o kadar rahatsız edicidir ki, boşluklar eş dostla ya da çeşitli uğraşlarla doldurulmaya çalışılır. Boşluklara tahammülsüzlükten dolayı, aşırı bir biçimde çalışarak kendini sürekli meşgul etme, tüm zamanını yeni hobilerle doldurma davranışları izlenebilir. Gelecekle ilgili artmış bir enerji hali ile birlikte çeşitli planlar yaparak hayatıyla ilgili hızla bir değişim sürecine girebilir.

 

Değişen derecelerde yaşanan bu davranışsal farklılıkların aslında kişinin yaşamının iyileşmesine katkı sağlayan faydaları vardır. Mesela kendi içine kapanan ve çevreyle izolasyona gidilen zamanlarda, bir çeşit dinlenme ve demlenme hali söz konusudur. Olayı anlamlandırma için zamanı ve akışı yavaşlatarak ne olduğunu anlama ve yeniden inşa edilecek anlamsal dünya için sağlam temelleri atmayı sağlayan bir içe dönme ve kendini keşif süreci olabilir. Aşırı bir biçimde çevreye yönelilen zamanlarda da; eksikliğini duyduğumuz ruhsal kaynak, diğer insanlarla olan ilişkilerimiz ya da etkinliklerdeki rollerimiz aracılığıyla giderilmeye çalışılır. Kişi kendi özellikleri, sınırları  ve becerileriyle ilgili bir kendini keşif süreci yaşar. Ancak bir süre sonra kişinin hep aynı savunmaları kullanması, olayla ve kendiyle ilgili elde edeceği farkındalıklar konusunda onu belli bir yere kadar taşır. Olay sonrası fazlaca içe çekilen, yaşamdan uzaklaşan, gelecekle ve çevreyle olan bağını azaltan kişilerin adım adım  hayatın dinamizmine karışması, sosyal ilişkilerine dönmesi, gelecek planlarına yönelmesi; kişinin hayatın devam ettiği duygusunu yaşamasına yardımcı olur. Bu tabii ki kişi isterse revize ettiği sosyal yaşamı ve amaçlarına yönelmek şeklinde de olabilir. Diğer yandan olay sonrası kendi içinde olup bitenleri değerlendirmeden sürekli eylem halinde olan kişinin de yaşadıklarını anlamlandırması, değiştirmek istediği meseleleri ele alarak yaşamını yeniden düzenlemesi için dinlenme ve demlenme dönemlerine gereksinimi vardır.

 

Her koşulda önceki durum evet değişmekte ve hayat yeni halleriyle bizi karşılamaya devam etmektedir. Kayıpları yeniden anlamlandırırken bir yandan iç dünyamızda olup bitenleri anlamaya çalışırken, diğer yandan da dış dünyayla temasta kalarak yaşamı yeniden inşa etmemiz için gerekli kaynakları ve enerjiyi sağlayabiliriz. Hem içsel hem dışsal kaynaklara dengeli bir biçimde ulaştığımızda; yeni olanaklar ve hedeflerle birlikte benliğin gelişimi ve büyümesi devam edebilecektir. Ruhsal ahengimize kavuşmamız, birçok yönden aldığımız ve geri dönüştürdüğümüz enerji ile mümkün olacaktır.

Paylaş

Son Yazılarım

  • “Özel Hayat” ve psikolojik dayanıklılık üzerine…
  • Bayan Memnun
  • Kadın Doğa
  • Bir Dayanıklılık Özelliği Olarak Esnekliğimiz
  • Covid19 Hastalığı Sürecinde Psikolojik Dayanıklılık

Psikoloji Atölyeleri

  • Çocukluk Yaşantıları ve Psikolojik Dayanıklılık Atölyesi
  • Psikolojik Dayanıklılık Atölyesi

Duyurular

  • Çocukluk Yaşantıları ve Psikolojik Dayanıklılık Atölyesi
  • Pandemi Döneminde Kendimizi ve Çocuklarımızı nasıl destekleriz? – 9 Mayıs Pazar
  • Psikolojik Dayanıklılık Atölyesi – 25 Nisan Pazar

İletişim

  • Telefon: 0532 684 4126
  • Email: psikologesraarda@gmail.com
Sitedeki içeriklerin izinsiz alınması ve kullanılması yasaktır.
Copyright @ 2026 Klinik Psikolog Esra Arda - Web Tasarım ve Düzenleme BAF Dijital